Hacı Bektaş Veli 800. anma yılı

           Hacı Bektaş-ı Veli (Farsça: حاجی بکتاش والی hājī baktāš wālī; 1209 - 1271), Horasan Nişabur doğumlu, Anadolu Aleviliğinin oluşumunda büyük çabalar harcayan, daha sonraki yıllarda “Horasan Erenleri” diye anılanlar arasında Hacı Bektaş Veli önemli bir yer tutar.

            Gerçek ismi, Seyid Muhammed bin İbrahim Ata'dır. Lokman Parende'den ilk eğitimi almış ve Ahmet Yesevi (1103-1165)'nin öğretlerini takip etmişti. Ondan dolayı Yesevi'nin 'halife'si olarak kabul edilmektedir. Anadolu'ya geldikten sonra kısa zamanda tanınarak değerli öğrenciler yetiştirdi. Hacı Bektaş-ı Veli kendisinin de bağlı olduğu "Ahilik Teşkilatı" ile, Osmanlı Devleti'nin kuruluş devrinde Anadolu'da sosyal yapının gelişmesinde önemli katkılarda bulundu.

            Velâyetnâme adlı eserede Hacı Bektaşi Velî'nin, sık sık Kırşehiri ve Ahi Evranı ziyareti onun'la sohbetlerini anlatır. Hayatının büyük bir kısmını Sulucakarahöyük’te (Hacıbektaş) geçiren Hacı Bektaş-ı Veli, ömrünü de burada tamamlamıştır. Mezarı, Nevşehir'e bağlı Hacıbektaş ilçesinde bulunmaktadır. 13. yüzyılın ilk yarısında gerek Moğol istilasının etkisiyle, gerekse başka nedenlerden dolayı Horasan’dan kalkıp Anadolu’ya gelen, Anadolu Aleviliğinin oluşumunda büyük çabalar harcayan, daha sonraki yıllarda “Horasan Erenleri” diye anılan Türkmen babaları arasında Hacı Bektaş Veli önemli bir yer tutar.

            Hacı Bektaş Veli, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’na başkentlik yapmış, Horasan’ın Merv, Herat, Belh ile birlikte dört önemli kentinden biri olan Nişabur’da doğmuştur. O dönemin sayılı kültür merkezlerinden biri olmasından başka, Nişabur ve çevresi, Hacı Bektaş Veli’nin doğduğu sıralarda Türkmen nüfusunun yoğun olduğu bir bölgeydi ve orada bir Türkmen pirinin kurduğu Yesevilik tarikatı büyük bir yayılma ve gelişme göstermişti.

            İşte Hacı Bektaş Veli, bu kültürel ve dinsel ortamda yetişmiş, Arapça ve Farsça’yı kitap yazacak kadar iyi öğrenmiş, devrinde geçerli olan bütün bilgilerle donanmıştır.

            Ahmed Yesevî-Hacı Bektaş Veli ilişkisine önemli bir yer ayıran Vilayetnâme Ahmed Yesevî’den övgü ve saygıyla bahsetmektedir. Ahmet Yesevî hakkında “Doksan dokuz bin Türkistan pirinin ulusu” ve “Pirlerin piri” sözleri yer almaktadır. Vilayetnamede “Ahmed Yesevî ‘Biz yokluk yurdunda eğlenmeyiz, ahirete gideriz. Var seni Rum’a saldık, Sulucakarahöyük’ü sana yurt verdik, Rum Abdallarına seni baş yaptık’ dedi. Hacı Bektaş Veli, ertesi gün, gün doğarken Ahmed Yesevî’den izin alarak yola düştü” diyerek Hacı Bektaş Veli’yi Anadolu’ya Ahmed Yesevî’nin gönderdiği belirtilmektedir.

            Hacı Bektaş Veli, Nişabur’dan ne zaman ayrıldığına yanıt verebilmek için onun doğum tarihini tam olarak bilmek gerekir. Vilayetnâme, Hacı Bektaş Veli’nin doğum tarihini belirtmediği gibi, elimizde Hacı Bektaş Veli’nin doğum tarihini kesin olarak bildiren kaynak da bulunmamaktadr.

            Vilayetnâme’nin ilk yaprağında Hacı Bektaş Veli’nin doğum tarihinin 606 (1209-10) olarak yazıldığı belirtilmektedir. Başta Alevi kaynakları olmak üzere bazı kaynaklar bu konuda 1241’den 1249’a kadar değişen rakamlar vermektedir.

            Onun 1281 yılında Anadolu’ya geldiğini, 1337 yılında vefat ettiğini (hakka yürüdüğü) yazarlarsa da bu bilgiler tarihi gerçeklere aykırı düşmektedir. Çünkü Hacı Bektaş Veli’nin on üçüncü yüzyılın ortalarında ölen Baba İlyas ile, 1260 yıllarında ölen Ahi Evren ve onu çağdaşı olan Kırşehir valisi Nureddin Caca ile Anadolu’da görüştüğü ve 1273 yılında ölen Mevlâna ile haberleştiği kesin olarak bilinmektedir. Ayrıca Vilayetnâme’ye göre Hacı Bektaş 92 yıl ömür sürmüştür. Yine bu yazılı kaynaklara göre, Türkistan’da 40 yıl çile hayatı yaşayarak kamil insan mertebesine ulaşmıştır.

            Ölüm tarihi 1270-71 olarak kesinleşen Hacı Bektaş’ın 92 yıllık ömrü ile 40 yıllık çile hayatını birlikte değerlendirirsek onun 1178 yılı civarında doğup, 40 veya 42 yaşlarında Nişabur’dan ayrılmış olabileceğini söyleyebiliriz. Çünkü Nişabur, 24 Mart 1220 tarihinde Cebe ve Sübetay Noyan komutasındaki Moğol askerleri tarafından kuşatılmıştır. Kuşatma sırasında şehri canla başla savunan Nişaburluların attığı bir okun Cengiz Han’ın damadı Tagacar’ın canını alması üzerine gazaba gelen Moğollar, Tuli komutasındaki 30 bin kişilik ek bir güçle 25 Mart 1221 tarihinde şehre girmişlerdir. Şehri ele geçirdikten sonra aldıkları emir üzerine şehrin bütün yapılarını yıkarak orayı tarla haline getirmişlerdir.

            Moğollar sağ kalan Nişaburluları şehrin dışındaki boş alana çıkarmışlar, aralarından 400 sanatkârı seçip Türkistan’a gönderdikten sonra geri kalanları kılıçtan geçirmişlerdir. Kedi, köpek dahil şehirde hiçbir canlı bırakmamışlardır.

            Hacı Bektaş Veli, Nişabur’dan ayrıldıktan sonra Hac yolunu tutmuş, Necef’e ve Kerbelâ’ya uğramış, Hac görevini yerine getirdikten sonra üç yıl Mekke’de kalmıştır. Anadolu’ya gelirken Halep’e uğrayarak orada bulunan kutsal yerleri ziyaret etmiştir. Oradan Elbistan’da bulunan Ashab-ı Kehf’e, sonra Kayseri’ye, Kayseri’den Ürgüp’e, Ürgüp’ten de bugün Hacıbektaş olarak bilinen Suluca Karahöyük’e gelip yerleşmiştir. Menteş ismindeki kardeşiyle birlikte Sivas’a, sonra Baba İlyas’a yani Amasya’ya, Amasya’dan Kırşehir’e, Kırşehir’den Kayseri’ye varmıştır. Hünkar’ın kardeşi Menteş, Kayseri’den Sivas’a gittiği sırada orada şehit olmuştur. Hacı Bektaş Veli de Kayseri’den Suluca Karahöyük’e gelmiştir. Gerek Aşıkpaşa-zâde’nin verdiği bilgilere, gerekse Eflakî’nin Ariflerin Menkıbeleri adlı eserinde Hacı Bektaş Veli için söylediği, “Baba Resul’un has halifesiydi” sözüne dayanan bazı araştırmacılar, Hacı Bektaş Veli’nin, on üçüncü yüzyılın başlarında, bazılarına göre Baba İlyas, bazılarına göre de Baba İshak tarafından düzenlenen ve uzun süren Babai İsyanı na katılmıştır. Yani Hacı Bektaş Veli’nin Selçuklu yönetimi tarafından 1240 yılında Kırşehir civarında bastırılan ve elebaşları idam edilmiş olan Babaîler İsyanı nı aktif olarak katıldığını iddia etmişlerdir. Kendisi de Türkmen babası olan Hacı Bektaş Veli’nin Baba İlyas, Baba İshak ve diğer Türkmen babalarıyla iyi ilişkiler içinde olması doğaldır. Hacı Bektaş Veli’nin yaşadığı dönemde Türkmen topluluklarında başlıca iki insan tipi hâkimdir: Gâzi ve Veli tipi. Bunlardan birinci gruba girenler ülkeler fethetmişler, ikinci gruptakiler ise, alınan ülkelere yerleşmeyi, yerleşik bir toplum meydana getirmeyi olanaklı kılmışlardır. İsminin sonundaki sıfattan da anlaşıldığı gibi Hacı Bektaş Veli, gazi değil veli tipine girmektedir. Hacı Bektaş Veli, Suluca Karahöyük’e yerleştikten sonra orda bir tekke kurarak halkı eğitme ve aydınlatma faaliyetlerine devam etmiştir. Vilâyetnâme’ye göre ona bağlı 36 bin kişi vardı ve bunların 360’ı huzurunda hizmette bulunurdu.

            1277 yılında, Karamanoğlu Mehmet Bey’in “ayağı çarıklı, başı kızıl külahlı” Alevi Türkmenlerin başında Konya’yı ele geçirmesi ve burada yayınladığı ferman önemlidir. Bu fermanda, “Bundan sonra; devlet dairelerinde, evlerde, sokaklarda Türkçe’den başka bir dil kullanılmayacaktır. Aksi hareket edenler idam olunacaktır” denilmesi çok anlamlıdır. Selçuklu yönetiminin resmi dil olarak Farsça’yı seçmesine bir tepki olan bu istek; Alevi kitlelerin tavrını yansıtıyordu. Alevi Bektaşiler; gerek dinsel törenlerini, gerekse sanatlarını öz Türkçe ile dile getiriyorlardı. Yunus Emre’nin şiirlerini Mevlana gibi Farsça değil de Türkçe yazması, bu yaklaşımın sonucudur... Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli’nin Makalat adlı kitabında dile getirdiği görüşlerden etkilenmiş ve onlardan bazılarını şiirle dile getirmiştir. Örneğin: Hacı Bektaş Veli “Aşıkların tenleri ölür, canları ölmez.” diye yazmış, Yunus Emre bunu, “Ölür ise ten ölür Canlar ölesi değil” diye. 13.Yüzyıl’daki Anadolu Alevi Türkmenlerinin başlarına kızıl külah geçirip savaşlara öyle katıldıklarını kaynaklar ortaklaşa belirtiyor. Velayetname’de iki yerde de Hacı Bektaş’ın başına kızıl renkli sarık sardığı yazılıdır. Bu çok önemli kayıt; Hacı Bektaş Veli’nin açık açık tavır takındığını ve Hz.Ali yolunda bir Alevi olduğunu ortaya koyar. Osmanlılar zamanında, devletin ve medresenin etkisiyle kızıl külahlar, beyaza çevrilecektir. Hacı Bektaş Veli, tam bir halk adamıdır. Sarayı ve kenti değil, kırsal alanı ve köylüleri yeğlemiştir. Gerek halkı ezen Selçuklu Devletine, gerekse Anadolu’yu yakıp yıkan Moğollara karşı Türk halkının örgütlenmesinde birinci derecede etkili olmuştur. Hünkâr, yoksulların, güçsüzlerin yanında yer almış, cehalete, zorbalığa karşı çıkmış; felsefesini bunu üzerine kurmuştur...

           

            Hacı Bektaş Veli’nin elinde kılıç kâfir ülkelerine savaşa çıkan birisi gibi gösterilmesi olayı tamamen yanlıştır. Onun düşüncesinde, insana kıymak büyük bir günahtır. Cihat veya gaza denilen savaş ise, insanın kendi nefsiyle yaptığı savaştır. Hacı Bektaş Veli Orta Anadolu'yu dolaştıktan sonra Anadolu kültürünü, Anadolu insanının gelenek ve göreneklerini özümseyerek yeni bir bilim ve öğreti merkezi kurmuştur. Burada çok sayıda öğrencide yetiştiren ve yeniçeri ocağının da piri olarak bilinen Hacı Bektaş Veli Anadolu birliğinin sağlanmasına yardımcı olmuştur. Hacı Bektaş Veli, Türk dili ve kültürünün yabancı etkilerden ve her türlü yozlaşmalardan korunması çabalarını ömrü boyunca sürdürmüştür. Ortaya koymuş olduğu birleştirici ve yükseltici öğreti her türlü bağnazlıktan uzak, çağa uyan ilkeler haline gelmiştir. Hacı Bektaş Veli ibadet ve günlük yaşamda kadını erkeğin yanına almıştır. Güzel sanatlara sevecenlikle bakmıştır. Hacı Bektaş, Anadolu’da “din Türkçülüğü” hareketinin ilk temsilcisi olmuştur. “Türk evrenyaratılışı” ile İslam inanış ve erkanını birleştirmeyi başarmış bir “din Türkçüsü”dür. Bektaşilik inançta, dilde, sanatta, ahlakda ve felsefede bir Türkçülük yaratır. Hz. Muhammed’in Türk toplumu ve Anadolu için temsilcisi, Türk İslamlığının mürşididir. Hacı Bektaş, Mevlana’nın Konya’yı Farsçılar’ın merkezi durumuna getirmesine karşın, O, Muhlis Paşa, Süleyman Türkmani, Aşık Paşa, Ahi Evren, Seyyid Mahmut Hayrani gibi Türkçüleri ve Türkçecileri Kırşehir’e toplamış ve Konya Farsçılığı karşısında bir Kırşehir Türkçülük merkezi yaratmıştır. Çeşitli baskılar ve sınırlamalara karşın; Türk toplumunun benliğini, kimliğini, varlığını duyurmuş, Türk halkının ümmet değil, ulus olduğunu anlatmaya çalışmıştır.

            Sevgi, Barış ve Birlikteliği Temel Alış:

            Alevi- Bektaşilik sevgi ve barış üzerine kurulmuştur. İnanç ve düşünce ayrılığı gözetmeden bütün insanlığı sevgiyle kucaklar. Dünya insanını bir ve kardeş bilir. Hacı Bektaş öğretisinde arslan ile geyik bir arada işlenerek, güvercin görünümünde ortaya çıkarak; barış, dostluk ve bu maddi temeller üzerine oturtulmuş sevgi anlayışı yapılandırılmıştır. Hacı Bektaş Anadolu’da bir “gönül eri” olarak çalışmış, Selçuklu’nun ve Moğollar’ın Bizans üzerinde yayılmacılığına aracı olmamış, dahası savaşım vermiş ve her iki inanç ve etnikteki toplumların barışık yaşamalarına yardımcı olmuş, yollarını aydınlatmıştır. “Vilayetname”de geçen söylencesel olaylarda bu sevgi ve barış felsefesi nesnelleşen bir inanç görünümü kazanmıştır. Yapıtta; iyilik ile yalan/ kötülük karşı karşıyadır. İyilik, sürekli olarak üstünlük kazanır. İyiliğin özünde ise insan sevgisi saklıdır.

            Olduğu Gibi Görünme Anlayışından Olma:

            Alevi- Bektaşilik ikiyüzlülüğe (“riya”) karşıdır. Bektaşilik ahlak eğitimi; içi- dışı bir olan insan yetiştirmeyi amaçlar. Ereği; olduğu gibi görünen veya göründüğü gibi olan insandır. Yaratmaya çalıştığı insan özelliklerinden biri de budur.

            Kaçınılması Gereken “Şeytani İşler”:

            Alevi- Bektaşilik yolu insan “nefsi”ni eğitmeyi ön plana alır. Her türlü kötülükten ve kötü eylem ve davranışlardan arındırılmış bir birey, giderek toplum yaratmaya çalışır. Bireyi kötü kılan “nefs”, “kibirlilik”, “buğuz”, “kin”, “kıskançlık”, “buhulluk/ pahıllık/ pağıllık”, “tamah”, “öfke”, “arkadan konuşma/ insanları çekiştirme/ karıştırıcılık”, “maskaralık” gibi durumlardır. İnsanların bu karakteristikk bozukluklardan kurtulması/ kurtarılması gerekir. Alevi- Bektaşilik bu bozukluklara karşı savaş açar. Yolun piri Hacı Bektaş Veli “Makalat”ında bu bozuk davranışlara yer ayırarak kuramsal savaş verir. Dinlerin soyut, mitolojik ve salt düşsel olarak kavramlaştırdığı “şeytan”a somutluk kazandırarak bu tür davranışları “şeytani işler”, “şeytansal eylem ve davranışlar” anlamında, “şeytan fiilleri” olarak adlandırır ve inancının reddettiği nitelikler sınıfına sokar. Bu tür eylemlerden arındırılmış bir ahlak Alevi- Bektaşilik için esas alınır.

            Hoşgörülü Olma:

            Alevi- Bektaşiliğin hoşgörü anlayışı Yunus Emre’nin “Yaratılanı hoş gör, Yaratandan ötürü” dizesiyle ilkeleşmiştir. Bu anlayış ve yaşama bakış Alevi- Bektaşi’nin yaşam felsefesidir. Höşgörü Alevi- Bektaşi erkanının en önemli ahlak/ adap kurallarından biridir. Alevi- Bektaşilik’le oldukça özdeşmiş ve genel niteliği durumuna dönüşmüştür. Alevi- Bektaşi edebiyatı, mizahı, “hoşgörü” anlayışını işler. “Yasak, “haram”, “günah” sınırlamalarıyla donatılan insan beynini bu tür yasaklamacı anlayıştan kurtarır. Temeli sevgi ve gönenç anlayışıyla atılmış hoşgörü alanı yaratır. Bektaşi edebiyatı içerisinde yer alan “Şathiye”ler de bu hoşgörü anlayışını kazandıran güzel örneklerdir.

            Bektaşi düşüncesinde en büyük düşman, insanın içinde bulunan kötü arzular, kötü düşüncelerdir. İşte bunların tepelenmesi bir insan için birinci görev sayılmıştır... Hacı Bektaş Veli’nin en tanınmış eseri, Makalat adlı kitabıdır. Önce Sefer Aytekin, daha sonra da Esad Coşan tarafından Türkçe’si yayınlanan Makalat, bir dinbilgisi kitabı sayılabilir. Bu kitapta, Alevi-Bektaşi yolunda temel kavram olan “Dört Kapı-Kırk Makam” düşüncesi açıklanmıştır. Hacı Bektaş’ın Anadolu’nun daha eski Türk sâkinlerinden olmadığı, Moğol istilâsı sırasında buraya göç ettiği kesindir. Yine Vilâyetnâme’ye göre, Anadolu’ya önce - Dede Garkın’ın yerleştiği bölge olan - Elbistan’dan gitmiş, burada Dede Garkın’ın çevresiyle karşılaşmıştır. Böylece Elvan Çelebi’den başka, Hacı Bektaş’ı önce Dede Garkın’ın çevresine yerleştirerek Elvan Çelebi’yi doğruluyor.. Yine bu Vilayetname’ye göre, Hacı Bektaş oradan Kayseri ve Ürgüp’e, daha sonra da Sulucakaraöyük’e (bugünkü Nevşehir’e bağlı Hacıbektaş ilçesi) geçmiştir. Hacı Bektaş’ın niçin burayı seçtiği doğrusu üzerinde düşünülecek bir konusudur. Aslında bu bölgeyi seçen yalnız o değildi. İsyandan sonra Muhlis Paşa ve Şeyh Osman da Kırşehir’e yerleşmişlerdi. Gerek bu ikisinin, gerekse Hacı Bektaş’ın, daha başka bölgeler varken, Kırşehir yöresini tercih etmeleri, buradaki Türkmen boylarıyla ilgili olmalıdır. Hacı Bektaş, kendisinin bu bölgedeki Babaî hareketine mensup Türkmen boyları arasında rahatça kimliğini gizleyerek saklanabileceğini düşünmüş olabilir. Nitekim Vilâyetnâme’de de belirtildiği gibi, bu bölgede yarı göçebe bir yaşam süren çok sayıda Türkmen aşireti vardı. Selçuklu hükümetinin Babaîler üzerindeki baskı ve takibi ortadan kalkınca da, büyük bir olasılıkla açığa çıkmayı hesap ediyordu. Ancak onların bu bekleyişleri fazla uzun sürmemiş ve 1243 yılında Moğollar’ın Anadolu’ya gelmesiyle birlikte, Selçuklu hükümeti kendi başının derdine düşmüştür.

            Hacı Bektaş’ın bu bölgeye yerleşmesi konusuna Iréne Beldiceanu’nun bir kaç yıl önce yayımladığı bir makale, yepyeni bir boyut kazandırmaktadır. XV. ve XVI.Yüzyıla ait Karaman eyâleti tahrir defterleri üzerinde gerçekleştirilen bu ilginç araştırma, Hacı Bektaş’ın Sulucakaraöyük’e Vilâyetnâme’nin yazdığı gibi yalnız bir derviş olarak gelmediğini, kendine bağlı Bektaşlu adını taşıyan bir oymakla birlikte geldiğini gayet açık biçimde göstermektedir. Bu da Türkmen babalarının aynı zamanda hem kabile başı hem de dînî reis olduklarına ait görüşü destekliyor. İşte Hacı Bektaş böyle bir Babaî şeyhi olarak Sulucakaraöyük’e gelmiş ve yine Babaîler’e mensup buradaki bir başka Türkmen boyu olan Çepniler arasına yerleşmişti. Hacı Bektaş’ın bu seçeneği, onun iradesindeki Bektaşlu oymağının Çepni boyunun bir parçası olduğunu düşündürüyor.

            Hacı Bektaş Veli’nin halifeleri; onunla birlikte Horasan’dan Anadolu’ya gelmiş olan Sarı Saltuk Dede Rumeli’nde, Abdal Musa Sultan Elmalı’da, Karaca Ahmed Sultan İstanbul’da ve Akhisar’da, Akça Koca Akyazı’da, Barak Baba Bigadiç’te, Hızır Samut Bozok’ta Yozgat’ta, Sultan Şüca Eskişehir’de, Hacım Sultan Uşak’ta, Taktuk Emre Sakarya bölgesinde, Geyikli Baba Bursa’da inançlarının, gelişip kök salması için çalışmışlardır.

            HACI BEKTAŞ VELİ’NİN DAĞARCIĞINDAN:

- Kadınları okutunuz
- İncinsen de incitme
- Araştırma açık bir sınavdır
- İnsanın cemali sözünün güzelliğidir
- Hiçbir milleti ve insanı ayıplamayanız
- Düşmanınızın dahi insan olduğunu unutmayınız
- Eline, diline, beline sahip ol
- Her ne ararsan kendinde ara
- İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır
- Marifet ehlinin ilk makamı edeptir
- Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu.

            DERTLİ DİVANİ’DEN ÜÇ DÖRTLÜK

Zaman her şeyin ilacı kendine gel imanım
Boz bulanık akan sular durulacak bilesin
Böyle gelmiş böyle gider diye bir şey yok canım
Kokuşmuş düzenin çarkı kırılacak bilesin

Kötü söz sahibinindir bunu iyi anla bil
Bu yol çok çetin bir yoldur bildiğin gibi değil
Ne kimseyi aşağıla ne de kimseye eğil
Kişi kendi vicdanından sorulacak bilesin

Gel bre Dertli Divani yar olalım yarsıza
Bir yerine bin yuh olsun onursuza arsıza
duygu emek sömürene talancıya hırsıza
Dur diyecek ulu divan kurulacak bilesin

            HACI BEKTAŞ VELİ

Keramet baştadır taçta değil,
Hararet nardadır sacda değil.
Her ne arar isen sen kendinde ara,
Kudüs’te Mekke’de Hac’da değil.

            Hacı Bektaş Veli – ”Dört Kapı Kırk Makam”

            Her Alevi- Bektaşi’nin yaşamı boyunca ezberlediği “Dört Kapı Kırk Makam”a genellikle Hacı Bektaş’ın “Makalat” ile “Fevaid” adlı kitaplarında ve “Buyruk”larda yer verilmiş, işlenmiştir. Kapı dörttür. Bunlar sırasıyla; Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat’tır. Her kapının on makamı vardır. Böylece kırk makam olmaktadır. Erkan, onyedidir. Menzil, üçyüzaltmışaltıdır. Vilayet tabakası onikidir. Vilayet dairesi yedidir. Vilayet bölüğü dörttür. Yetmişüç fırka(bölek- mezhep) vardır. Bunlardan yalnızca biri kurtulanlar(naci), yani geçerli, öbür yetmişikisi ise yanlış ve geçersiz fırkadır.

            a- Şeriat Kapısı:
 Alevi-Bektaşiliğin anladığı şeriat; başlangıçta kutsal kökenin bir yansıması olarak algılanan görünür nesnel dünyadır. “Zahir” değil, “batın”dır. İnsan kendi kendini eğitmeye bu evrede başlar. Kaba, kuralcı bir inanç anlayışı vardır. Bu evrenin inananı “abid”, olarak adlandırılır. Makamları şunlardır:
1. İman etme: Zahir olarak; Tanrı’nın birliğine, meleklerine, peygamberlerine inanmaktır. Batın olarak ise; mürşit önünde yolun bütün kurallarına uyacağına söz verme, bu inancını ikrara bağlama, gönül yoluyla Hakk’a ilişkin anlamı, sezgiyi, bilgiyi yakalamadır.
2. Bilim öğrenme: Zahir olarak, akla ve söylenenlere dayanan bilimleri öğrenmektir. Batın olaraksa, tarikat yolunda gönül yoluyla önce kendini, sonra kendi özünde Tanrı’yı bulmak, bunu etiğine indirgemek ve sezgisel aklını kullanarak kesin bilgiye ulaşmaktır.
3. İbadet etme: Alevi- Bektaşilik; namaz, oruç, zeket gibi İslamsal zahiri ibadetleri yerine getirmez. İbadet olarak Tanrı’ya yakın olmayı, Tanrı’yı içinde, gönlünde duyumsamayı anlar.
4. Helal kazanma, haramdan uzaklaşma: Zahir olarak yasal yollardan kazanmaktır. Batın olaraksa, gönlünü, beynini bozguncu, yıkıcı düşüncelerle doldurmamaktır.
5. Nikah kılma, evlenme: Zahir anlamda, evlilik dışı ilişkilerde bulunmama ve yakın akrabalarla evlilik yapmamaktır. Batın anlamda ise, ikrar verip yola girme ve yolda şeytana uymamaktır.
6. Çevreye zarar vermeme: Zahir olarak çevreyi kirletmemektir. Batın olarak; hiçbir şeyin nedensiz, işlevsiz oluşturulmadığı kanısıyla tüm canlı- cansız varlıkları, doğayı, doğada var olan dengeyi koruyacağına, kollayacağına söz vermek ve sözünü yerine getirmektir.
7. Sünnet ve cemaat ehli olma: Zahir olarak, Peygamber’in buyruklarına, kurallarına uymak, Hz. Muhammed’in söz, davranış, uygulama ve onaylarını kabullenmektir. Batın olaraksa; yol töreleri konusunda bilgili olmak, Hz. Ali ve soyundan gelen imamların söz, davranış, uygulama ve onaylarını kabullenmek ve pire, mürşide itaat etmektir.
8. Şefkatli olma: Zahir olarak; insanlara yumuşak ve sevecen davranmaktır. Batın olaraksa; bütün yaratılmışlarla kardeş olmak, onları Tanrı emaneti bilip korumaktır.
9. Arı(pak) giyme, arı yeme: Zahir olarak; Kuran’ın izin verdiği şeyleri yemek, giymek ve temizliğe özen göstermektir. Batın olaraksa; tanrısal nitelikleri tanımak, onları etike indirmek ve davranışlarının bir parçası durumuna getirmektir. Gönül bilgisi yoluyla gerçeği yakalamak, bunu tanrısal özellikler olarak algılamak, algılanan şeyleri ahlakın temeline indirgemek ve davranışlara yansıtmaktır.
10. İyiliklere sarılma ve kötülüklerden kaçınma: Zahir olarak; Tanrı buyruklarına uymak ve yasaklardan kaçınmaktır. Batın olaraksa; Tanrı’ya yaklaşmak ve sürekli bu tür bir çaba içerisinde olmaktır.

            b- Tarikat Kapısı:
 Alevi- Bektaşiliğin yol kuralları, ilkeleri, töreleri bu aşamada öğrenilir. Kısaca yola girilir. “Zahidlik”le özdeşleşilir. Hakk yolu bulunmaya çalışılır. Bu evre, kamil insan olma sürecinde ikinci aşamadır. Eğitim ve aydınlanma olayı gerçekleşir. Tarikat Kapısı’nın makamları şunlardır:
1. Elalıp tövbe etme: Bir mirşide bağlanmak, “ham ervahlık”tan ayrılıp olgun/ yetkin duruma gelmek, kötü ve günah işlerden uzak durmak, Hakk’tan halka inen bir toplum hizmetlisi durumuna gelmektir.
2. Mürit olma:
Mürşidin isteğine uymak, eğitim alma isteğinden olmak, düşünce ve davranış düzeyinde verilen eğitimi özümseyebilmek için içtenlikle çalışmaktır.
3. Saçını- sakalını kesme ve temiz giyinme: Alevi- Bektaşilik’te cinsiyet farkı gözetilmez. “Saçını giderme”, “kadının dişiliği”nin “erkeğin kişiliği”nin ortadan kaldırılması olarak algılanan simgesel olarak “çar- darb” erkanından geçmektir. “Libas giymek”le de, Alevi- Bektaşilik’çe kutsal görülen “taç”, “tennure”, “haydariye”, “kamberiye”, “kemer kuşanmak”, “teslim taşı” takmak gibi yola özgü giysi ve takıları takınmak, bu yolla ayıpları örtücü olmaktır.
4. İyilik yolunda savaşma: En büyük düşman olarak görülen nefisle savaşıma girmek, “benlik”in geçici ve dünyasal isteklerine karşı koymaktır. Kişinin kendisiyle savaşını, kendi benliğini eğitmesini amaçlar.
5. Hizmetli olma: Kendini insanların mutluluğuna adamak, bunun için her türlü özveriye katlanmaya hazır olmaktır.
6. Haksızlıktan korkma, çekinme: Tanrı yolunda yürürken, gerçeğe kavuşurken yanlış bir adım atmaktan kaçınmak ve Tanrı’nın bir yansıması olarak algılanan doğaya, insana kötülük getirecek eylem ve davranışlardan sakınmaktır.
7. Umutsuzluğa düşmeme: Kutsal gerçeğe bir gün kavuşulacağı umudunu taşımak, bunu hiçbir zaman yitirmemek, haklının haksızı yeneceğine inanmak, bu inancı sürekli canlı tutmak.
8. Hırka, zembil, makas, seccade; ibret alma ve hidayet etme: Hırka alma; tanrısal niteliklere bürünmek, kutsallık kazanmaktır. Zembil alma; irfan arayıcısı olmak, evrenin gizlerini bilmek, kavramak, gönül yoluyla sezgisel olarak bilgi edinmektır. Makas alma; tanrısal ahlaka uymayan sünnet dışındaki yenilikleri bırakmak, birey/ toplum katında ahlak dışılıklardan uzaklaşmaktır. Seccade; her zaman ve her yerde Tanrı tecellilerinin önünde olduğunu bilmek, tanrısal tecelli olarak algılanan şeye, insana büyük bir saygı ve sevgi beslemek, Tanrı sevgisini tecellisine aktararak aynı sevgiyi onda yaşamaktır. İbret alma; her şeyde Tanrı’nın bir hikmeti olduğunu anlamak, “ben” özelliklerinden arındırılmış ve “ben” özelliklerinin katılımıyla beliren toplumsal bilinçte yaratıcılık görmektir. Hidayete ermekse; Hakk yoluna girmek ve tarikatı benimsemektir.
9. Nimet dağıtma: Toplumda makam, toplumsal çevre, söz sahibi, sevgi sahibi ve öğüt sahibi olmaktır. Makam sahibi olmak; ruhsal bakımdan belli bir olgunluk aşamasına ulaşmış olmaktır. Makam, tarikat yolcusunun ruhsal bakımdan ulaştığı olgunluk evresini simgeler. Bu anlamda “post”u simgelemektedir. Cemiyet sahibi olmak; yola(tarikata) girmek isteğinden olmaktır. Öğüt(nasihat) sahibi olmak; yol kurallarını, ilkelerini, törelerini anlatacak denli bilgi ve beceri sahibi olmaktır. Muhabbet sahibi olmaksa; Tanrı’ya, yol ulularına, ya da yol uğrunda yapılan bir işe, eyleme, davranışa gönülden sevgi ve bağlılık duymak, bir sorunun tartışılıp değerlendirilmesi, bir sonuca bağlanması için “muhabbet meydanı” açmaktır.
10. Aşka erme, şevke erme, özünü fakir görme: Aşka erme; tanrısal varlığı içten gelen bir eğilimle sevmek, sevilende kendini yok etmek, sevilenle bir olmak, seveni yok yalnızca sevileni var etmektir(aşık- maşuk). Şevke erme; Tanrı sevgisinden, tanrısal tecellilerden kaynaklanan coşkuyu duyumsamaktır. Özünü fakir görme: Tanrı uğruna dünyasal varlıklardan vaz geçmek, “ben”in geçici isteklerine kanmamak, büyüklük taslayarak tanrısal varlık karşısında bağımsız bir tutum takınmamaktır.

            c- Marifet Kapısı:
Gönül yolunda en yüce düzeye ulaşma, tanrısal gizlere(sır) erme evresidir. Bu evre “arifler”le özdeşleştirilir. Su gibi arılık aranılır. Makamları şunlardır:
1. Edepli olma: Alevi- Bektaşiliğin ünlü ahlak ve toplum ilkesi burada temel alınır. Eline, diline, beline sahip olamak anlayışı yaşama geçirilir. Kötü hal ve hareketlerden uzak durmak amaçlanır.
2. Bencillik, kin ve garezden korkma ve uzak durma: Tarikattan marifete geçen kişinin bu makamdan düşme endişesini taşıyarak korkuya kapılması, kendine yönelik eleştirileri sürekli canlı tutup özünü bencillikten, kin ve garezden uzak tutmasıdır. Engelleyici bir korkunun kuşatıcılığında her vicdanın sesi dinlenerek, kendini yoklayarak, eksiklerini saptama ve geleceğe daha arınmış olarak çıkmaktır.
3. Perhizli olma: Hiçbir şeyde aşırı olmamak, aşırıya kaçmamak, ulaşılan manevi aşamanın verdiği sarhoşluktan korunmak, bu duyguyu yanlış algılayıp kendini yitirmemek ve mahrem olan şeylerden uzak durmaktır.
4. Sabır gösterme ve yetinme: Bir olgunluk evresi olarak algılanan bu makamda; Tanrı’dan başkasına yakınmamak, kutsal gerçeğe giderken aceleci olmamak, taşkınlık yapmamak, ölçülü olmak, mürşidin verdiği kadarıyla yetinmek, nefsine uyup mürşidinden kaldıramayacağı isteklerden bulunmamaktır.
5. Utanma: Yakışıksız davranışlardan ve uygunsuz işlerden kaçınmak, kınanma, ayıplanma kuşkusuyla bir şeyi yapmaktan ya da yapmamaktan sıkılmak.
6. Cömert olma: Bilgisini ehlinden esirgememek, bilgisinden layık olanı yararlandırmak, bunu ibadetin bir gereği olarak algılamak ve bu yolla insanın kendisini arı kılmasıdır.
7. Bilim öğrenme: Tarikat yolunda gönül yoluyla önce kendini, sonra kendi özünde Tanrı’yı bulmak, sezgisel aklını kullanarak kesin bilgiye ulaşmaktır.
8. Gösterişsiz yaşama, miskinlik: Kişinin kendisine hiçbir varlık tanımaması, teslim olması, uzlaşması, yola, yolun kurallarına tam olarak uyması ve bağlanmasıdır.
9. Arif olma(marifet/ hüner) : Tanrı’nın gönül bilgisi, duyarlığı, derinliği yoluyla kendi özüyle bütünleşmesine izin verdiği ve bu yolla kendi yüce varlığını görebilmesi lütfunu sağladığı, kendi özünü tanıma tadının zevkini verdiği biçimindeki yüksek olgunluk aşamasına ulaşmasıdır.
10. Özünü bilme: Son amacını “alem- i ekber”de bulan ve küçük evren olarak algılanan insanı tanımak, bu yolla son amacını “alem- i asgar”da bulan ve büyük evren olarak algılanan alemin farkına varmak, bu bağlamda Tanrı’nın bütün sıfatlarının insanda ortaya çıktığının ayırımına ermektir.

            d- Hakikat Kapısı:
Hakikat, bir ilham makamıdır. İlham doğrudan Tanrı vergisi olarak kalbe, gönülde doğan anlam, sezgi ve bilgidir. İlham, yanlızca arınmış gönüllere iner. İlhamda aldanma ve yanılma olasılığı yoktur. Hakk’ı görme, tanrısal alemin gücü içerisinde erime, sonsuzlaşarak “bekalaşma” hakikat evresinde gerçekleşir. Kamil insan olma yolculuğunun sonuncusu ve yetkinliğe varma aşamasıdır. “Muhibler”le özdeşleşilir. Bu evrede Hakk’tan halka inilir, yararlı işler yapılır. Düşünce aktarımında son derece cesur ve kurulu düzenin kurallarını yıkıcı, dünyasal yaşamını kurallara alan her türlü baskıya karşı tepkici bir tutum sergilenir. Hakikat kapısının makamları şunlardır:

1. Toprak(turab) olma: Herkesin “ayak toprağı” anlamında alçakgönüllü olmak, Tanrı’dan gelen herşeyi gönül hoşluğuyla karşılamak, Tanrı’nın hoşnutluğunu, onayını kazanmak, kendini yol kurallarına bırakmak ve teslimiyete ermektir.
2. Tüm insanları bir görme: İnsanlar arasından din, dil, ırk ve mezhep ayrımı yapmamak ve tüm insanların inançlarına hoşgörüyle bakmaktır. 3. Elinden geleni esirgememe: Verici olmak. Elinden gelen bir hizmeti, yardımı vermekten, yapmaktan kaçınmamaktır.
4. Kimsenin ayıbını görmeme: İnsanların iyi, yararlı ve üretici yanını yakalamak; insanların kusurlarını, ayıplarını örtücü olmak, onları büyütmekten, yaymaktan kaçınmaktır.
5. Tevhid anlayışında olma: Bütün varlık türlerinin Tanrı’da “bir” olduğuna inanmak, Tanrı’dan başka varlık tanımamak, Tanrı’nın birliğine ve Ali’nin Tanrı’nın “veli”si olduğuna inanmak, Tanrı’nın görüntüsü durumundaki tüm canlı- cansız varlıkları sevmek ve bunu bir ibadet olarak algılamaktır.
6. Vahdet- i Mevcut anlayışında olma: Tanrı’ya yakın olmak, Tanrı’yla bir olmak ve Tanrı- evren- insan üçlüsünden oluşan “birliği” Tanrı olarak algılamaktır. Vahdet- i Vücut biçiminde görülen tasavvuf akımı, Alevilik- Bektaşilik’te “Vahdet- i Mevcut” biçimini almıştır.
7. Anlamı bilme, sırrı öğrenme: Gönül sezgisi yoluyla duyular üstü bilgiye ulaşmak, marifete ermek; batın ve tarikat bilgisini özümsemek ve hakikate ermek; nefsin isteklerinden sıyrılıp derin düşünceye dalarak, “Tanrı evi” olarak tanımlanan gönülde ortaya çıkan örtülenmiş(gayb durumunda) şeylerin, yani Hakk’ın örtülediği ancak halka bildirmediği şeylerin ayrımına varmak, sırra ermek; ulaştığı anlamı, erdiği sırrı, ehil olmayandan sakınmaktır.
8. Seyrü sülüğünü tamamlama: Seyrü sülük aşamaları sıralamasında son evre olarak benimsenen ve Tanrı’dan halka dönmek olarak algılanan “seyri anillah”(Tanrı’dan yolculuk) aşamasını tamamlayıp gerçekle gerçek olmaktır.
9. Gerçeği gizlememe: Sohbette, muhabbette hakikat sırrını Hakk’tan halka taşımak; inançtan akla atlamak ve aklın öncülüğünde kamil toplumu yaratmaya koyulmaktır.
10. Münacat ve müşahede: Tanrısal sırları ve tecellileri seyretmek, bu yolla tanrısal alemi görmek; her an “Tanrı evi” olarak algılanan gönülde Tanrı ile söyleşide bulunmak; tarikat ulularını övmek ve onlara bağlılıklarını bildirmektir.